Genel Menu

Türkçemiz

Belirli Gün ve Haftalar

Bilgi Kütüphanesi

İlk Okuma ve Yazma

Proje ve Performans Ödevleri

Sosyal Kulüpler

İngilizce Öğreniyorum

Site Sayacı

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün345
mod_vvisit_counterDün406
mod_vvisit_counterBu hafta3838
mod_vvisit_counterGeçen Hafta4669
mod_vvisit_counterBu Ay8507
mod_vvisit_counterGeçen Ay10193
mod_vvisit_counterToplam115760
Anasayfa
Etiket:dünya

Ülkemizin de üyesi olduğu Dünya Veteriner Hekimleri Birliği, her yıl Nisan ayının son Cumartesi gününün "Dünya Veteriner Hekimler Günü" olarak kutlanmasını kararlaştırmış, ilk kez 28 Nisan 2001 günü Dünya Ülkeleri ile birlikte Dünya Veteriner Hekimleri Birliği üyesi olan Türk Veteriner Hekimleri Birliği tarafından organize edilerek kutlanmıştı. Kutlamalarda tüm mesleki kurum ve kuruluşların katkı ve katılımını sağlamayı ve tüm meslek camiasının sahiplenmesi amacıyla oluşturulan Düzenleme Kurulu ile organize edilmişti.

Dünyada Veteriner Hekimliği Eğitimi-Öğretimi
Tarih boyunca yaşanan doğal afetler dışındaki en büyük felaketlere salgın hayvan hastalıklarının neden olduğu kabul edilmektedir. Avrupa'da 18. yüzyılın ilk yarısında, sığır vebası salgınlarında 200 milyon sığır ölmüş; tek tırnaklılarda da salgın hastalıkların yayılmasıyla tarımsal işlevler durmuş; açlık başlamış; ekonomik ve sosyal yaşam durma noktasına gelmiştir.


İtalya ve İngiltere' de soruna çare bulmak üzere görevlendirilen beşeri hekimler, çözümün ancak veteriner hekimlerin yetiştirilmesi ile mümkün olabileceğini belirtmişlerdir. Bu düşünce, ilk ve ikinci veteriner okullarını 1762 ve 1764 yıllarında açan Fransa tarafından gerçekleştirilmiştir. Avrupa ülkelerinden bu okullara öğrenciler gönderilmiş ve bunlar mezuniyetten sonra kendi ülkelerinde veteriner okullarının kurucuları olmuşlardır. Bu okullardan mezun olan veteriner hekimler sahadaki etkili çalışmaları ile büyük başarı sağlayarak veteriner hekimliğin önemini kanıtlamışlardır.

Veteriner hekimliği eğitimini başlatan, bilgili ve yetkin veteriner hekimleri uygulama alanına yayan tüm Avrupa ülkelerinde, tarım devriminin dayanağını, sağlıklı ve verimli hayvan varlığı oluşturmuş; toplumsal kalkınma ve sanayi devrimi için geniş olanaklar sağlanmıştır.
Türkiye'de Veteriner Hekimliği Eğitimi-Öğretimi
Osmanlı Dönemi
Ülkede modern anlamda Tıp ve Harp Okullarının kuruluşu 1827 ve 1834'de gerçekleştirilmiş; ilk Veteriner Okulu ise, Tanzimat sonrası, 1842'de açılabilmiştir. Bu okul da dünyadaki örnekleri gibi; salgın ve diğer hayvan hastalıkları ile mücadele edebilecek olan veteriner hekimlerin yetiştirilmesi amacıyla açılmıştır.

Eğitim-öğretim süresi 1848–1849 döneminden başlayarak dört yıla çıkartılmış; 1853'den itibaren Avrupa veteriner fakültelerindeki ders programları uygulanmıştır. Mezun veteriner hekimlerin hayvan hastalıkları ile mücadele yanında haralarda yetiştiricilikle ilgili görevler yüklenmesi, veteriner hekimliği mesleğinin önemli bir aşamasını oluşturmuştur. Veteriner hekimliği hizmetlerinin ülke çapında yaygınlaştırılması amacı ile 1889'da Sivil Veteriner Okulu açılmış ve "Veteriner İşleri Müdürlüğü" kurulmuştur.

Aynı yıllarda Türkiye'de laboratuar çalışmaları başlatılmış; hekim ve veteriner hekimler önce "Kuduz Müessesesi"ni sonra "Osmanlı Bakteriyolojihanesi'ni faaliyete geçirmişlerdir. Böylece eğitim-öğretim, araştırma ve uygulama etkinlikleri birbirini tamamlamıştır. İlk hayvan sağlığı yönetmeliği, ilk sığır vebası serumu üretimi ve uygulaması veteriner okullarının ve Veteriner İşleri Müdürlüğünün ortak çalışmalarıyla gerçekleştirilmiştir. Böylece sorunlar eğitime, eğitimdeki bilgi de alana aktarılarak, eğitim ve uygulama alanında sürekli bir işbirliği gerçekleştirilebilmiştir.
Cumhuriyet Dönemi
Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen ilk ve en önemli reformlar arasında veteriner hekimliği eğitimi ve hayvancılık konuları da yer almıştır. Salgın hayvan hastalıkları ile çağdaş anlamdaki savaş yöntemlerinin uygulanması yolunda Avrupa ülkelerinden gelen yoğun baskı, Cumhuriyet'in ilanı ile birlikte ciddiyetle ele alınmış; Office Internationale Epizootie (OIE)'ye ve Dünya Veteriner Hekimleri Birliğine üyelikler gerçekleştirilmiş; 1924-1929 yıllarında uygulanan "Beş yıllık Veteriner Hekimliği Hizmetleri Programı" çerçevesinde; 1926 yılında Hayvan Islah Kanunu", 1928 yılında "Hayvanların Sağlık Zabıtası Hakkında Kanun" kabul edilerek uygulamaya konulmuştur. Bu sayede, başta sığır vebası olmak üzere, hayvan hastalıklarıyla savaşta üstün bir başarı sağlanmıştır. Diğer yandan, dünya standartlarına uymak ve ülke sorunlarına çözüm getirmek amacıyla 1933 yılında İstanbul'daki Yüksek Veteriner Okulu "Fakülte" olarak Ankara'ya nakledilmiştir. Bu kurumda Alman öğretim üyelerinin de katkıları ile 20. yüzyılın ilk yarısında geçerli olan modern anlamdaki veteriner hekimliği eğitimi gerçekleştirilmiştir. Tüm bu aşamalarda öğretim kadrosu ile Tarım Bakanlığı ve meslek örgütü arasında sürekli ve yakın bir işbirliği sağlanmıştır.

İlk Üniversite Kanunu (1946) ile Ankara Üniversitesi kurulmuş ve Veteriner Fakültesi, üniversite olanaklarından yararlanarak, evrensel, bilimsel ve özerk bir yönetime kavuşmak amacıyla 1948'de Ankara Üniversitesine bağlanarak üniversite sistemi içerisine girmiştir. İlk iki yılda gerçekleştirilen düzenleme ile 1950'de, o yılların üniversite yapısındaki "kürsü" sistemine geçilmiş; lisans programları yenilenmiş; lisansüstü düzeyde Tarım Bakanlığı ile işbirliği içinde "uzmanlık" eğitimi başlatılmıştır. Böylece, kısa sürede ülkenin uzman veteriner hekim açığı da kapatılmıştır.
Giderek artan veteriner hekim gereksinimini karşılamak amacı ile 1989'li yıllarda ikinci bir veteriner fakültesinin açılması konusu Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi tarafından gündeme getirilmiş; önce Ege , daha sonra İstanbul Üniversitesinin bünyesinde bir fakülte açılması amaçlanmış, ancak bu konuda olumlu bir sonuç alınamamıştır.

Planlı kalkınma sürecinde veteriner hekim açığı yeniden gündeme getirilmiştir. Ancak, "Üçüncü Beş Yıl Yeni Strateji ve Kalkınma Planı İnsan Gücü" çalışmalarında, veteriner hekim arzında fazlalık olduğu ileri sürülmüştür. Fakülte, Bakanlık ve meslek örgütlerinin ortak çalışmaları sonunda bu hatanın düzeltilmiş olmasına rağmen, ikinci veteriner fakültesi ancak,1970'de Elazığ'da açılabilmiştir.
Daha sonra 1972'de İstanbul'da üçüncü ve 1978'de Bursa'da dördüncü veteriner fakültesinin açılışı gerçekleştirilebilmiştir.

Yeni kurulan bu üç fakültenin açılma isteği, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi ile tabanın éğilimini yansıtan Türk Veteriner Hekimleri Birliği Merkez Konseyi tarafından gündeme getirilmiş; tüm hazırlıklar Fakülte Kurularında yapılmış; Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) görüşleri alınmış, üniversitelerin senatoları tarafından onaylanmış ve kurucu kadroların sağlanmasından sonra eğitim-öğretime başlanılmıştır. Bu fakültelerin tümünde ders programları ile eğitim-öğretim beraberliğinin sağlanması Türkiye'de veteriner hekimliği eğitiminin önemli noktalarından birini oluşturmuştur.

Türkiye'de 1980 sonrası kabul edilen "2547 Sayılı Yüksek Öğretim Kanunu" 1981 yılından itibaren uygulamaya konulmuştur. Kanun uyarınca, 1982 yılında çıkartılan "41 Sayılı Kanun Hükmündeki Kararname" ile üç yeni veteriner fakültesi daha kurulmuş; Konya ile Van'da 1982'de ve Kars'ta 1985 yılında eğitim-öğretime başlanılmıştır. Yüksek Öğretim Kurulu tarafından hazırlanan "Veteriner Fakültelerinde Eğitim ve Öğretim Planı ile İlgili İlkeler' 1982-1983 ders yılından itibaren tüm veteriner fakültelerinde uygulanmaya başlamıştır. Buna göre "bilim dalları kapsamında olmayan zorunlu dersler ve seçmeli dersler" ifadeleri altında bazı meslek dersleri seçmeli duruma düşürülmüş; diğer yandan, veteriner hekimliği ile doğrudan ilgisi olmayan ve çağdaş veteriner hekimliği eğitimi programlarında yer almayan bazı derslerin eğitim-öğretim süresince okutulması zorunluluğu getirilmiştir. Bu ve benzeri nedenlerle Türkiye veteriner fakültelerinden verilen diplomaların yabancı ülkelerde geçerliliğinin tartışılması gündeme gelmiştir.

Veteriner fakültelerindeki eşgüdümü sağlamak, eğitim-öğretim programlarında yapılacak değişiklikler ile yeni oluşturulacak bilim ve ana bilim dalları konusunda öneriler geliştirmek ve karar vermek amacıyla 1989 yılında, bir rektörün başkanlığında veteriner fakültelerinin dekanlarından oluşan "Üniversitelerarası Kurul Veteriner Bilimleri Eğitim Konseyi" kurulmuştur. Veteriner fakültelerinde tüm öğretim üyelerinin görüşleri alınıp, uluslararası minimal ölçütler ile uygulamadaki sorunlar göz önünde tutularak yeniden hazırlanan ders programları bu Konsey tarafından onaylanarak 1990–1991 eğitim-öğretim yılından itibaren Ankara, Elazığ, İstanbul ve Konya'daki veteriner fakültelerinde yürürlüğe konulmuştur. Daha sonraki yıllarda diğer fakülteler de bu programı uygulamaya başlamışlardır.

Fakültelerdeki eğitim-öğretim denkliğini sağlamak yanında, fakültelere alınacak öğrenci sayıları ile yeni fakültelerin açılması konusu da gündeme getirilmiştir. Bu amaçla; Veteriner Bilimleri Eğitim Konseyinin 26 Ekim 1990 günü yaptığı toplantısında; "Veteriner fakültelerine alınacak öğrenci sayısının azaltılması ve yeni veteriner fakültelerinin açılmaması konusunda gerekçeli olarak hazırlanan görüşün Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığına arzına oy birliği ile karar vermiştir" şeklinde bir karar alınmıştır. Bu karara rağmen, bugün Türkiye'de veteriner fakültelerinin sayısı 19'a yükseltilmiş bulunmaktadır.

Kaynak: 1. Türk Veteriner Hekimliği Kurultayı Sonuç Raporu 1998
TÜRKİYE'DEKİ VETERİNER FAKÜLTELERİ
1. Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Ankara
Kuruluş Yılı: 1842
Tel: 312-316 03 16
Faks: 312- 316 44 72
Santral: 312- 3170315 (12 Hat)
Web: http://www.ankara.edu.tr/faculties/veterinary/

2. Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Elazığ
Kuruluş Yılı: 1970
Dekanı: Prof. Dr. Nazir DUMANLI
Tel: 424- 212 85 25
Faks: 424- 212 27 17
Santral: 424- 212 85 00
Web: http://www.firat.edu.tr/akademik/fakulteler/veteriner/vetturk/index_veteriner.html

3. İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi, İstanbul
Kuruluş Yılı: 1972
Tel: 212- 591 21 93
Faks: 212- 591 69 91
Santral: 212- 591 38 51
Web: http://www.istanbul.edu.tr/fakulteler/veterin/index.htm

4. Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Bursa
Kuruluş Yılı: 1978
Tel: 224- 442 88 18 /101
Faks:224- 442 80 25
Santral: 224- 442 92 00
Web: http://veteriner.uludag.edu.tr/

5. Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Konya
Kuruluş Yılı: 1982
Tel: 332- 241 00 59
Faks: 332- 241 00 63
Santral: 332- 241 00 41
Web: http://veteriner.selcuk.edu.tr/

6. 100. Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Van
Kuruluş Yılı: 1982
Tel: 432- 225 11 28 /1500
Faks: 432- 225 11 27
Santral: 432- 225 10 01 (3 Hat)

7. Kafkas Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Kars
Kuruluş Yılı: 1985
Tel: 474- 212 39 92
Faks: 474- 223 79 58
Santral: 474- 212 55 90

8. Kocatepe Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Afyon
Kuruluş Yılı: 1997
Dekanı: Prof. Dr. Yılmaz DÜNDAR
Tel: 272- 213 41 38
Faks: 272- 213 09 70
Santral: 272- 213 48 01

9. Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Aydın
Kuruluş Yılı: 1993
Tel: Santral: 256-247 11 85
Faks: 256- 247 11 93

10. Kırıkkale Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Kırıkkale
Kuruluş Yılı: 1995
Tel: 318- 224 83 46
Faks: 318- 224 75 34
Santral: 318- 224 48 90

11. Erciyes Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Kayseri
Kuruluş Yılı: 1995
Tel: 352- 339 94 84
Faks: 352- 337 27 04
Santral: 352- 339 75 04

12. Akdeniz Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Burdur
Kuruluş Yılı: 1996
Tel: 248- 234 45 00
Faks: 248- 234 45 05
Santral: 248- 234 45 00
Web: http://www.akdeniz.edu.tr/veteriner/index.html

13. Dicle Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Diyarbakır
Kuruluş Yılı: 1993
Tel: 412- 248 80 20
Faks: 412- 248 80 21
Santral: 412- 248 80 20
web: http://www.dicle.edu.tr/fakulte/veteriner/

14. Harran Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Urfa
Kuruluş Yılı: 1995
Tel: 414- 315 36 47
Faks: 414- 312 81 44
Santral:414- 314 69 86
Web: http://www.harran.edu.tr/veteriner/index.htm

15. M.Kemal Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Hatay
Kuruluş Yılı: 1995
Tel: 326- 267 34 40
Faks: 326- 267 34 40

16. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Veteriner Fakültesi
Kuruluş Yılı: 1995

17. Marmara Üniversitesi Veteriner Fakültesi, İstanbul

18. Atatürk Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Erzurum
Tel: 442- 218 71 36

19. Gazi Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Çorum

 

Uluslararası Tiyatro Enstitüsü 1948 yılında kuruldu. Bu enstitü 1961 yılında aldığı bir kararla 27 Mart gününü Dünya Tiyatrolar Günü olarak kabul etti. Her yıl enstitüye üye ülkelerde 27 Mart günü Tiyatro Bayramı olarak kutlanır.
27 Mart günü her ülkenin sanat ve tiyatro adamlarınca hazırlanan bir bildiri, sahnelerde okunur. Tiyatrolar o gece halka parasız gösteriler düzenler. Tiyatroyu halka sevdirmeye çalışırlar.

Ülkemizde tiyatro ile ilgili ilk ulusal bildiriyi, yaşamını Türk tiyatrosuna içtenlikle adamış olan Muhsin Ertuğrul yazdı. Dünyada ilk tiyatro olayının nerede, nasıl başladığı kesinlikle bilinmiyor, Araştırmacılar; tiyatronun ilkel insanların av dönüşü vurdukları avın çevresinde sevinç ve heyecan sesleri çıkararak dans etmelerinden doğduğunu anlatırlar.


Daha sonraları topluluk halinde yaşamaya başlayan insanlar yılın belirli günlerinde, belirli bir yerde toplanmaya başladılar. Bu toplantıda içlerinden bir kişi yüksekçe bir yere çıkarak güldürücü öyküler anlatır, taklitler yapar, şarkılar söylerdi. Bu tür oyunlar zamanla şenlikler geleneğini oluşturdu. Bir süre sonra tiyatroda kişiler ikiye, üçe çıktı. Daha canlı, daha ilgi çekici konular bulundu. Böylece oyunlar, sanat niteliğine kavuştu. Tiyatro da meslek haline geldi.

Tiyatro yaşamın bir parçasıdır. Konusu bakımından harekete, konuşmaya, bazen de müziğe yer verilir. Bu nedenle tiyatro güzel sanatların en ilgi çekici kollarından biridir.

Tiyatroda oynayanla izleyen arasında yakın, sıcak bir iletişim vardır. İlk çağlarda oyunun yazılı metni yoktu. Yeteneklerine güvenen oyuncular ortaya çıkıp bir çeşit tuluat yaparlardı. Tuluat; oyuncuların o anda düzenledikleri hareketleri, tasarladıkları sözleri söylemeleridir. Tuluat, sahnesiz ve metinsiz bir tiyatro
oyunudur.

Yazılı tiyatro yapıtları çok sonra ortaya çıktı. Bir süre tiyatro sözsüz oynandı. Oyuncular olayları, el, kol, gövde, bacak ya da yüz hareketleriyle anlatırlardı. Bu sözsüz tiyatroya pandomima denir.

Bizde tiyatro olgusu; çok eskilere dayanan orta oyunu ile onun gölge oyunu biçiminden başlar. Gölge oyunu arkadan ışıklandırılan beyaz bir perde üzerine belli tipteki kuklaların hareket ettirilmesi ve konuşturulması ile yansıyan Karagöz oyunlarıdır.

Bugün köylerimizde, çok eski geleneklerden kalma bir alışkanlıkla tiyatroya çok benzeyen eğlenceler düzenlenmektedir. Buna oyun çıkarma denir.

Tiyatro oyunculuğu özel eğitimi gerektiren bir meslektir. Tiyatro öğretimi konservatuar denilen okulda yapılır. Tiyatro; yazarların dram, komedi, trajedi türünde yazdıkları eserlerin sahnede oynanması sanatıdır. Tiyatro gösteri sanatı olarak tanımlanır. Belli başlı türleri şunlardır:

Komedi: Oyunların, insanların, durumların gülünç yönlerini gösteren bir tiyatro yapıtıdır. Komedinin belli başlı türleri şunlardır:

  • Vodvil, hareketli, eğlenceli bir konuya dayanan, içinde şarkılar bulunan hafif güldürüdür.

  • Fars, olayların aşırı abartıldığı, taklitlerin sık sık tekrar edildiği bir komedi türüdür.

Trajedi: Konusunu tarih, ya da efsanelerden alan acıklı sahne yapıtıdır.
Dram: Yaşamımızda var olan umudu, sevinci, acıyı, bir arada sunan tiyatro oyunudur. Dram şiir ve düz yazı ile yazılabilir.

Tiyatrolar; devlet tiyatroları, halk tiyatroları, bulvar tiyatroları, açık hava tiyatroları ve şehir tiyatroları gibi isimlerle anılır.
Tiyatro yaşamın bir parçasıdır. Yaşamı sergiler. Yaşama sevincini yaratır. Geçmişi, günümüzü, geleceği anlamamıza yardımcı olur. Tiyatro; Sorunlarımıza ışık tutar. Tiyatro, insanlar arasında halkın içinden doğmuş bir sanattır. Tiyatro hep iyiden, güzelden hoştan yana olmuştur.

Tiyatro insanları eğitir. Eğitirken düşündürür. Tiyatro insanlara beraber gülmek, beraber ağlamak, beraber düşünmek gibi insanca duygular aşılar.

ULUSAL BİLDİRİ
TİYATRO
Tiyatro gününde yazarlarımızdan HaldunTaner'in yayınladığı ulusal bildiri.
Her gece saat dokuz'da dünyanın dört bir bucağında binlerce perde açılıyor.
Her gece saat dokuz'da milyonlarca insan ışıklandırılmış bir sahneden kendi dünyasının, kendi sorunlarının yoğunlaştırılmış bir kesitini ilgi ile izli­yor. Oyalanıyor; eğleniyor, heyecanlanıyor, düşünüyor, bilinçleniyor. Her günkü sürgit yaşamının akışı içinde tam fark edemediği, ya da edip de unuttuğu bazı ana sorunları yeni bir gözlükle görmeye başlıyor.
Tiyatrolar insanlara «Koşun, bana gelin, size ilginç bir şeyler göstere­ceğim» derler. «Gelin, beni izleyin memnun kalacaksınız» derler.Bu alışkanlık yüzyıllardır sürüp gidiyor.
Çünkü; tiyatroda etli canlı oyunculardan, etli canlı seyircilere ve sonra yine o etli canlı seyircilerden etli canlı oyunculara geçen karşılıklı bir elekt­rik alışverişi vardır ki, bu aynı çatı altında aynı anda birbirini tamamlama ve karşılıklı etkileme olayı tiyatroya benzersiz bir toplumsal yaşantı niteliği kazandırır.
İnsanoğlu doğa karşısındaki korkularından başlayarak yüzyıllar boyunca acılarını, sevinçlerini, ihtiraslarını, düşüncelerini, düşlerini, özlem­lerini, taşlamalarını, dünya görüşlerini, savaşımlarını, her şeyini somutlaştırıp dile getirmiştir.
Tiyatronun bunca yüzyıllardır varoluşu boşuna değildir, tiyatro, insan mayasının kopmaz bir öğesi, insandan ayrı düşünülemez bir gereksinmesidir. Doğada işlevini bitiren her şeyin varlığını sürdürebildiği görülmemiştir. Tiyatro sürüyorsa, sürecekse her devirde bir işlevi olduğundandır.
«Tiyatro, iki kalas bir hevestir» sözü boşuna söylenmemiş... Tiyatronun mitolojik piri sayılan Dionisos'tan gelme bir coşkusu vardır. Bu coşku olmadan tiyatro çekici olamaz.
Her gece saat dokuz'da dünyanın dört bucağında tiyatrocular ne oynar­larsa oynasınlar sahneden salona bu coşkuyu, bu gençliği, bu gücü, bu sağlıklı havayı estirirler.Her gece saat dokuz'da on binlerce perde dünya durdukça açılsın, dursun.
Tiyatro olmasa, insanoğlu çok eksik, çok güdük kalırdı.
Haldun TANER

 

Atmosfer içinde oluşan sıcaklık değişmelerini, rüzgâr, yıldırım, yağmur, dolu, kar gibi olayları inceleyen fizik dalına ve hava olayları tahminleri yapan ’hava bilgisi’ne Meteoroloji denir.
Bu bilimle uğraşan uzmanlara da meteorolog denir. Atmosferde neler olup bittiğini meteoroloji uzmanları; uydulara takılan aletlerle ya da balonlar vasıtasıyla hava olaylarını incelerler, gözlemlerler ve verilerden sonuçlar çıkarırlar.

İnsanlar tarih boyunca gökyüzünde olan yağmur, kar, fırtına, şimşek gibi olaylara ilgi duymuşlardır.

Hem hava olaylarından yararlanmak, hem de korumak amacıyla çalışmalar yapmışlardır.
19. yüzyılda ilk olarak bilimsel çalışmalar yapılmıştır.

1873’ün Eylül ayında Viyana’da Uluslararası Meteoroloji Kongresi toplanmıştır. Bu kongrede Uluslararası Meteoroloji Komitesi oluşturulmuştur.

Birleşmiş Milletlerin bir uzmanlık kuruluşu olan Dünya Meteoroloji Teşkilatı (World Meteorological Organisation-WMO) ana sözleşmesi 23 Mart 1950 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu nedenle, her yılın 23 Mart günü "Dünya Meteoroloji Günü" olarak kutlanmaktadır. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu ve 186 ülkenin üye olduğu Dünya Meteoroloji Teşkilatı, her yıl güncel bir konu belirlemekte ve ülkelerin meteoroloji teşkilatlarınca bu konu çerçevesinde düzenlenen konferanslar; basın, radyo, televizyonlar tarafından sunulan konuyla ilgili haber, konuşma ve diğer etkinliklerle meteorolojinin halka daha iyi tanıtılması, halkın ve kurumların meteorolojik bilgi ve hizmetlerden daha fazla yararlanması, üniversiteler, kurum ve kuruluşlarla meteoroloji teşkilatı arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi amaçlanmaktadır.

Yakın geçmişte dünya üzerinde yaşanılan büyük doğal felaketler ve iklim bilimcilerin gelecek 100 yıl boyunca iklimde belirgin değişikliklerin olacağı yönündeki tahminleri dikkate alındığında, iklim ve havanın sağlık, çevre ve sosyo-ekonomik gelişime etkisi üzerinde durulmasını zorunlu kılmaktadır.

Genel ifadeyle, hava günlük olarak yaşadığımız ve karşılaştığımız meteorolojik olaylardır. İklim ise, hava olaylarının ortalamasıdır ki ay, mevsim, yıl veya yıllar itibariyle değişebilirliğe sahiptir.

İnsanların, değişik çevre ve iklim koşullarına uyum sağlama kapasiteleri yüksek olmasına rağmen, meteorolojik koşulların kaydedilir ölçüde değişmesine karşı savunmasız kaldıkları da bilinen bir gerçektir. Nitekim insanlar hava olaylarının ya çok soğuk, ya çok sıcak veya çok nemli ya da çok kuru olduğunda farkına varırlar ve etkilenirler. Ekstrem değerler ve olaylar insan sağlığı çevre ve ekonomi için önemli etkilere sahiptir. Örneğin, aşırı sıcaklıklarda, güneş çarpması ya da donma gibi hadiselerle karşılaşmak mümkündür. İnsanın rahat edebileceği hava sıcaklığının artması, fizyolojik stres, kalp krizi, diğer hastalıklar ve hatta ölümlere yol açabilir. Ancak bu etki, bireyin fizyolojik yapısına, yaşına ve diğer nedenlere de bağlıdır.

Çevremizdeki hava, ev, büro, fabrika ve taşıtlar, petrol yanmaları vs. gibi kaynakların oluşturduğu zehirli gazlar, bitki polenleri, mantar sporları gibi partiküller ve diğer zararlı emisyonları içermekte ve insan sağlığı üzerinde olumsuz etkilere neden olmaktadır.

Tropikal fırtınalar, şiddetli seller, anormal yağışlar ve kuraklık gibi doğal felaketler de insan yaşamı ve sağlık üzerinde olumsuz etkilerde bulunmaktadır. Gelişmiş erken uyarı sistemleri, milyonlarca yaşamı bu tür felaketlerden önemli ölçüde korumaktadır.

Ozon tabakası; bilindiği üzere insanlar, diğer canlılar ve bitkiler için zararlı olan ultraviyole ışınlarına karşı dünyayı bir kalkan gibi korumaktadır. Ozon incelmesi ve sera gazı birikimi sağlık üzerinde olumsuz etkiler yaratacaktır. Bu nedenle, ozon incelmesine neden olan gazların kullanımında tüm dünya kısıtlamaya gitmiştir.

Yıllardır, ağır sanayileşme sonucu oluşan hava, su ve çevre kirliliği, ormanların tahribi ve diğer birçok olumsuz etki doğaya çok büyük zarar vermiştir.

Dünya ekonomisinin hava olayları ve iklime karşı duyarlılığının gün geçtikçe daha iyi anlaşılması, Meteoroloji bilimine olan ilgiyi ve beklentileri artırmıştır. Günümüzde, pek çok faaliyet her türlü risk ihtimali göz önünde bulundurularak yapılmasına rağmen, hemen hemen tüm insan faaliyetleri hava, iklim ve su şartlarından etkilenmektedir.

Bu durum, su, enerji ve diğer kaynakların kullanımı, sağlık, ulaşım, şehirleşme, gıda güvenliği, turizm ve boş zaman etkinliklerinin planlaması gibi bir çok alanda, meteorolojik hizmetlerin yeni ve daha sofistike türlerini gerektirir.

İklim değişikliği, ozon tabakasının incelmesi, nüfus artışı, çölleşme ve insan güvenliğini tehdit eden diğer olağanüstü olayları önceden tahmin etmek, önlemek ve etkilerini azaltmak için, Meteoroloji bilimine olan ihtiyaç artarak devam edecektir.

23 Mart, Meteoroloji günü olarak 1961 yılından itibaren etkinliklerle kutlanmaya başlanmıştır.
Ülkemizde konuyla ilgili olarak Meteoroloji Genel Müdürlüğü, inceleme ve araştırma yapmaktadır.
Okullarda öğrencilerin dikkatini çekmek amacıyla, 23 Mart Meteoroloji Günü, bilimsel yöntemlerle değerlendirilmektedir.

 
 Bilindiği üzere 4 Aralık tarihi tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de "Dünya Madenciler Günü" olarak kullanılmaktadır. Uzun bir süreden beri ülkemizin belli başlı metropollerinde ve çeşitli maden işletmelerinde, kutlanmaktadır.
4 Aralık tarihi, madenciliğin piri olarak kabul edilen Santa Barbara'ya adanmış olup, Roma İmparatorluğu zamanında babasının gazabından kaçarak, madencilerin çalışmakta olduğu bir mağaraya sığınan ve bu madenciler tarafından azize kabul edilen Santa Barbara'nın aynı zamanda İzmit'te yaşamış olması ve efsanenin geçtiği mekânların Anadolu olmasının da ayrı bir önemi vardır.

Madencilerin koruyucu azizesi olarak kabul edilen Santa Barbara'nın 4 Aralık tarihinde bu mağaraya yerleşmesi ve mağarada çalışmakta olan madencileri koruyor olması, önce Anadolu'da daha sonrada Avrupa ve tüm dünyada "Dünya Madenciler Günü" olarak kullanılmaktadır.

BİR HİKAYE

Yeşil gözlü genç kadın evinin mutfağıyla salondaki masamsı büyük sehpa arasında mekik dokuyor. Her seferinde elinde iki tabakla mutfaktan dönüyor. Siyah ve yeşil zeytin, beyazpeynir, kaşar peyniri, tereyağı, kendi yaptığı ev reçelleri, dilimlenmiş domates, salatalık, biber, haşlanmış yumurta ve taze ekmekle masayı donatıyor. Dokuz yaşındaki Melike Nur küçük adımlarıyla annesine yardım ediyor. Becerikli karısının hamaratlığını gururla izleyen Musa Aydın, çaydanlığın demliğini eline alıyor, ince belli bardakları yarısına kadar dolduruyor. Diğer yarısını da sıcak su ile takviye ederken “Hadi Meryem, sen de gel otur artık” diyerek kahvaltıya başlama vaktinin geldiğini bildiriyor.

Meryem, kendi yarattığı görkemli sofraya otururken kocasına sevgiyle gülümsüyor. Sonra domates tabağının üzerinde gezdirdiği tuzlukla birlikte Zonguldaklı kadınların ortak kadersizliğini masaya serpiyor:

“Madenci kızı oldum ama asla madenci karısı olmayacağım diyordum.”

Meryem, belki de büyük konuştuğu için bir madenciyi sevip, evlendiğini düşünüyor. Annesi ve ablalarıyla birlikte yaşadıklarını özetlerken, madenci elbisesi yıkamamaya ahdettiğini söylüyor. Madenci karısı–kızı olmanın çilesiniyse sona saklıyor: “Bir de ‘ocaktan bugün sağ çıkacak mı' korkusu... Babamda bunu yaşadım, kocamda yaşamak istemiyordum. Ama kader işte bir madenciyle evliyim, o korkuyu yine yaşıyorum!” Meryem'in korkusu, kocası Musa'yı on üç yıl önce lise öğrencisi olduğu sırada yakalıyor. 3 Mart 1992 günü, Zonguldak kömür havzasının iki yüz yıllık tarihindeki en büyük grizu patlaması Kozlu'daki Uzun Mehmet kuyusunda meydana geliyor. O sırada sokakta arkadaşlarıyla top oynayan Musa, koşarak ocağı tepeden gören arsaya geldiğinde babası Mehmet Aydın'ın çalıştığı kuyudan alevler çıkmakta olduğunu görüyor: “İnsan o ocaktan kimsenin sağ çıkamayacağını düşünüyor. Ama yine de bir umutla işletmenin kapısına yığılıyorsunuz.”

Tıpkı Gülsün Kaplangil gibi… Patlama sesiyle birlikte Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) Kozlu Müessese Müdürlüğü'nün kapısına yığılan kadınların en önünde o yer alıyor. Sonra farklı bir nedenle önlerinde olacağı kadınların arasında, “ölüm ocağı” kapısında umutla, “yaşıyor” haberi almak için bekliyor.

Grizu patlamalarında ölen maden işçilerinin aileleriyle görüşüyoruz. Sabah kahvaltısını şehit madenci oğlu Musa Aydın'ın evinde yaptıktan sonra Gülsün Kaplangil'e gidiyoruz. Ortanca kızı Ceyhan'la birlikte yaşayan Gülsün, eşi Celal Kaplangil'in bakım atölyesinde çalıştığı için olağanüstü bir şey olmadan “aşağı” inmediğini söylüyor: “Kazanın olduğu gün ocağa inmesi gerekiyormuş. Birlikte kahvaltı ettik. Karşılıklı oturup birer sigara içtik. Akşam yedi buçuk, sekizde çıkacağını söyledi. Çıkarım dediği saatte grizu patladı!”

Gülsün eşinin ölümünü ancak iki ay sonra kabul edebiliyor. O hale geliyor ki, psikiyatrına “Beni uyutun, uyandığımda her şey yeniden başlasın” diye yalvarıyor. Doktor ise “bunu ancak sen yapabilirsin” diyor. O da kendisine bir uğraş buluyor: Şehit Madenci Aileleri inisiyatifini kuruyor.

Kendi kocasıyla birlikte ocakta yanarak kömür haline gelmiş kömürcü eşlerinin vicdanı oluyor. Bu türden facialarda acılar, olay anıyla sınırlı kalmıyor. Tersine artçı acılar yola çıkıyor.
 
 

Kooperatifler, demokratik işletme kuruluşlarıdır. Kooperatiflerde temel amaç kâr değil, işbirliği ve dayanışmadır. Birbirlerine meslek, sanat, toplumsal çıkar bağları olan grupların kendi aralarında kurdukları kuruluşlardır. Amaç, verimli çalışmak, ortak ihtiyaçlarını karşılamak, emek ve ürünleri değerlendirmektir.
Kooperatif öyle denilebilir ki birlik ruhunun kalesidir. “Birlikten kuvvet doğar” sözü bunu en iyi şekilde açıklamaktadır. İnsanlar bireysel olarak yapamadıkları şeyleri, kooperatifler kurarak ortaklaşa başarabilirler. Bu güç; tek insanın yapamadığı ya da iyi yapamadığı çoğu işin üstesinden gelebilir.

Üreticiler, mal üretir. Ürünlerini değeri ile satabilmek, emeklerinin karşılığını alabilmek isterler. Bunu tek başlarına başaramazlar. Tüketiciler de ucuz ve kaliteli mal almak isterler. Kurulmuş bir birlikleri yoksa kalitesiz malları pahalıya almak zorunda kalırlar.

Arsa, ev almak isteyen dar gelirli bireyler de kooperatifler kurarak küçük tasarrufları ile mal sahibi olabilirler. Aynı amaç etrafında toplanan kişilerden oluşan kooperatif, kâr amacı gütmez. Üyelerine ya da yararlananlara ekonomik katkı sağlar.

Bir kooperatifte şu özellikler bulunmalıdır:

  • İşbirliği amacıyla kurulurlar.
  • Kooperatiflerin gelir ve giderleri arasında gelir farkı kalırsa ortaklara eşit olarak geri dağıtılır.
  • Sermayeleri ve ortak sayıları sınırlıdır.
  • Mesleksel gelişme, ortak yaşama, birbirlerinin çıkarlarına saygı duyma, sorunları paylaşabilme gibi konularda eğitimi güçlendirir.

Sosyal bir oluşum olan kooperatifçilik 21 Aralık 1844 yılında İngiltere’de kurulmuştur. Bizde ilk kooperatif Mithat Paşa tarafından 1863 yılında “Memleket Sandığı” adı ile kurulmuştu. İyi sonuçları görülünce 1867 yılında yaygınlaştırılmasına karar verildi. Bu sandıklarda çiftçilerin ürettiği mallar satılır, elde edilen para o çiftçinin sermayesi olarak sandığa yatırılırdı. Sandıklar, halkın güvendiği dört vekil tarafından yönetilirdi. Bu vekiller görevlerini ücretsiz olarak yapardı.

Atatürk, ilk “Tarım Kredi Kooperatifini” Silifke ilçesine bağlı birkaç köyün de içinde bulunduğu “Tekirçiftliği” köyünde 30 Haziran 1936 yılında açtı. Kendisi de ilk ortak olarak katıldı. “İnsanlar kişisel olarak çalışırlarsa başarılı olamazlar” diyerek kooperatifleşmenin önemini vurgulamıştır.

 

KOOPERATİF ÇEŞİTLERİ

  1. Üretim Kooperatifleri: Aynı ürünleri üretmek ya da ortakların ürettikleri hammaddeleri kullanmak, ürünlerini gerçek değerleri ile satmak amacı ile kurulurlar. Üç grupta toplanırlar.
    - Tarım ürünleri kooperatifleri
    - Sanayi ürünleri kooperatifleri
    - Satın alma kooperatifleri
  2. Tüketim Kooperatifleri: ortaklarının gereksinim duyduğu tüketim mallarını en iyi kalitede ve ucuz fiyata sağlamak amacıyla kurulurlar. Bu kooperatifler gereksinimleri olan malları doğrudan üreticiden almak, aracıyı ortadan kaldırmak isterler.
  3. Kredi Kooperatifleri: Ortaklarına kredi vermek ya da kredi bulmak amacı ile kurulurlar. Üç grupta toplanır :
    - Tarım Kredi Kooperatifleri
    - Şehir Kredi Kooperatifleri
    - Kefalet Kooperatifleri

Bunlardan başka karma kooperatifler de vardır. El sanatları üretim ve satış kooperatifi gibi.

Kişilerin, dolayısıyla ülkenin kalkınmasında büyük payı olan kooperatifçiliği tanıtmak, yararlarını anlatmak, bireyleri kooperatifçiliğe teşvik etmek amacı ile 21 Aralık günü “Dünya Kooperatifçilik Günü” olarak kabul edilmiştir.

Bu günde kooperatiflerin önemi anlatılır. Kişisel değil, toplumsal bir kuruluş olduğu vurgulanır. Çeşitli kooperatiflere geziler düzenlenir, çalışmaları hakkında bilgi alınır.
ŞİİRLER:

BİRLEŞTİK BAK BERABERİZ

Yapmak için büyük işler,
Kurulmalı kooperatifler.
Kurmadan yalancı düşler,
Birleştik bak beraberiz.

Bir elden ses çıkmaz denir.
İki elle gök süslenir,
Buna dayanışma denir,
Birleştik bak beraberiz.

Sayılmaz hizmet ürettik,
Sanki çarpan tek yürektik,
Gönüllere sevgi ektik,
Birleştik bak beraberiz.

Hakkı ÇEBİ
TOPRAĞIN SESİ

Çalıştım, emek verdim toprağa;
-Gübrelemezsen, sulamazsan ürün kıt, dedi.
Ben uzak, nereden, nasıl gelecek ? dedim:
-Birleş, gölet yap, kanal aç, akıt... dedi.

Yapmaya para ve güç gerek...
-Çabasız bunları kim kime verdi? dedi.
Bana kooperatifin yolunu göstererek
-“Güç birlikten doğar”, işte”Tarım Kredi” dedi.

-Topraktan tutuldu mayanız,
toprağı işlemezsen insanı da unut, dedi.
Birleşip başarmanın yolu, kooperatif!
Bu sözümü hep akılında tut., dedi.

Can BAŞTÜRK
 
BİRLİK OLALIM

Tek başına bir kişi,
Yapamaz bir çok işi.
Birleşirse bireyler,
Oluşur kooperatifler.

Üye sorumluluk taşır,
Güç işler kolaylaşır.
Kooperatifle onca kişi
Amaçlarına ulaşır.

“Bir elin nesi var,
İki elin sesi var”
Unutmayın şu sözü!
“Birlikten kuvvet doğar.”

İsa KANSU
KOOPERATİFLERİMİZ

İyi değerlensin ürünlerimiz,
Boşa gitmesin emeklerimiz,
Birlikten kuvvet doğar ilkemiz,
Çoğalsın kooperatiflerimiz...

Köyde sütler bozulmasın,
Sebzeler tarlalarda kalmasın,
Meyveler dalda çürümesin,
Toplansın kooperatiflerimiz...

İlmek ilmek halılar tezgâhlarda,
Yok pahasına satılmasın pazarlarda,
Alın teri, göz nuru, helâl nafaka,
Sağ olsun kooperatiflerimiz...

Kimseler kalmasın evsiz, mekânsız,
Ustalar çalışamaz malzemesiz, dükkansız,
Düşük faiz, bol kredi, teminat,
Sağlasın kooperatiflerimiz...

Kâr etsek de bizimdir, zarar etsek de...
Gönüllü işbirliği sağlar her işte.
Ata’mızın önerdiği vardır en başta,
Var olsun kooperatiflerimiz...

Ayşe COŞKUNER
KOOPERATİFLER

Nasıl başlayayım söze,
Hizmet ediyorsun bize.
Kalkınmada katkımıza,
Teşekkürler kooperatif.

Çiftçi düşer bazen dara,
Kooperatif verir para.
Böylece sarılır yara,
Tek dileğimiz kooperatif.

Üyeleriniz bizden,
Hizmetleriniz sizden,
Kalkınmak hepimizden,
Umudumuz kooperatif.

Tohumları verdik ektik,
Gübreleri verdik saçtık,
Mutluluğa biz ulaştık,
Sayenizde kooperatif.

Çiftçilerle yardımlaşmakla,
Firmalarla anlaşmakla,
Son gücünle çalışmakla,
Övünmelisin kooperatif.

Saffet ESEN


 

8 Mart günü Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanır. Bu gün kadınlar tarafından ve / ya da kadınlar için konferans, gösteri ve eğlence gibi
çeşitli etkinlikler düzenlenir. Kadınlar arası dayanışma ve kadınların toplumdan beklentileri vurgulanır.

Devamını oku...  

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) 16 Ekim'i Dünya Gıda Günü olarak kabul etti. Dünya Gıda Günü'nde Birleşmiş Milletlere üye ülkelerde açlık, gıda üretimi ve tüketimi gibi konular incelenir. Beslenme üzerinde durulur. Ülkemizde her yıl 16 Ekim günü gazete ve dergilerde konuya ilişkin yazılar yayınlanır. Radyo ve televizyonda konuşmalar yapılır. Okullarımızda beslenmenin, dengeli beslenmenin önem ve gereği anlatılır.

Beslenmek için aldığımız; hayvansal, bitkisel, madensel maddelere besin denir. Dünyada üretilen gıda maddeleri artan nüfusa yeterli olmamaktadır. Besin maddeleri üretiminin az olduğu yoksul ülkelerde açlık ve yetersiz beslenme sorunu vardır. Açlık, yetersiz beslenme, bedenin gerekli ölçü ve türde besin alamamasıdır. Açlık ve yetersiz beslenme konusu tüm ulusların ortak sorunudur. Bu soruna dikkati çekmek, çözüm yolları bulmak amacı ile her yıl Birleşmiş Milletlere üye tüm ülkelerde toplantılar düzenlenir. Toplantılardaki araştırma ve inceleme sonuçları dünya kamuoyuna duyurulur.

Yetersiz ve dengesiz beslenme sorunlarının nedenleri, besin üretim ve dağılımının yetersizliği, bilgisizlik, hızlı nüfus artışı, ekonomik güçsüzlük ve çevre sağlığının bozulmasıdır. Yapılan hesaplara göre dünyada yaklaşık 450 milyon insan yetersiz beslenmektedir. Sadece bu sayı bile dünyamızın en büyük ve en önemli sorununun açlık olduğunu gösteriyor. Dünyanın pek çok yerinde insanlar, açlıktan ölmekte, iyi beslenemedikleri için hasta olmaktadırlar.

Ülkemizde besin üretimi, artan nüfusun gereksinmesini karşılamaktadır. Besin tüketimimiz ile üretimimiz arasında bir denge vardır. Türkiye, yeryüzünde besin maddeleri üretiminde kendi kendine yeterli yedi ülkeden biridir. Ancak yurdumuzda üretilen besin maddeleri iyi değerlendirilmiyor. Besin maddelerinden gereği gibi yararlanılmıyor. Üretilen besinler ülkemizde düzenli olarak dağıtılamıyor.
Halkımızın iyi ve yeterli besin alması amacıyla Milli Gıda Yüksek Kurulu adında bir örgüt kurulmuştur.
 
Kurulun başlıca görevleri şöyle belirlenmiştir:
1. Besin maddelerinin üretim ve tüketim sorunlarını araştırmak.
2. Beslenme sorunlarının çözümleri için öneriler saptamak.
3. Konuya ilişkin yasal düzenlemeleri incelemek.
Büyük kentlerimizde yapılan bir araştırma sonucuna göre besin maddelerinin onda biri çöplüklere atılmaktadır. Atılan besin maddelerinin başında genelde tahıl ürünleri gelmektedir. Bu savurganlığın önlenmesi için üstümüze düşen görevleri yapmalı, savurganlığın bu türüne de karşı çıkmalıyız. Yakınlarımızı bu konuda sürekli uyaralım.

Başlıca besinlerimiz sebze, meyve, et, ekmek, yağ, tuz, süt, su, yumurtadır. Besinlerin bir bölümü vücudumuz için gerekli olan ısı ve enerjiyi sağlar. Bunlar şekerli maddeler ve yağlardır. Bir bölümü organlarımızı onarır, büyümemizi etkiler. Bunlar süt, yumurta, baklagiller gibi proteinlerdir. Vitaminler ise vücudumuzu hastalıklardan korur. Vitaminler daha çok meyve ve sebzelerde bulunur.
 

BESLENME KURALLARI
En iyi beslenme, dengeli beslenmedir. Dengeli beslenme vücudumuza gerekli yiyecek ve içeceklerin yeterli ölçüde ve türde alınmasıdır. İnsanlar ne çok, ne az yemeli, yeteri kadar besin almalıdır.
Aşağıda sıralanan beslenme kurallarını titizlikle uygularsak beslenmeden beklenen yararı sağlamış oluruz.
Yararlı değişik besinler almalıyız. Vücudumuz için yararlı olmayan besinleri almaktan kaçınmalıyız. Aldığımız besinlerin değişik besin olmasına özen göstermeliyiz. Yiyeceklerimizi temiz, taze ve bize en çok yararlı olanlar arasından seçmeliyiz. Sokaklarda üstü açık, temizlik kurallarına uyulmadan hazırlanan ve satılan yiyecekleri almamalıyız.
Beslenmemiz belirli bir düzen içinde olmalıdır. Sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemekleri belirli saatlerde, düzenli olarak yenmelidir. Özellikle sabah kahvaltısı unutulmamalı, günlük çalışmamızın verimli olması için sabah kahvaltısına ayrı bir özen gösterilmelidir.
Yiyecekler arasından sevip sevmeme ayrımı yapılmamalıdır.
Lokmaları iyice çiğnedikten sonra yutmalıyız. Çiğnenmeden yutulan lokmalar sindirim organlarından mideyi yorar. İyi sindirilmez. Beslenmeden beklenen yararlar da sağlanmamış olur.
Yemekten sonra dişlerimizi fırçalamalıyız. Böylelikle diş etlerine daha çok kan gelmesi, dişlerin beslenmesi, dişlerin çürümesinin önlenmesi, canlı tutulması sağlanır.
  SOFRADA NELERE DİKKAT ETMELİYİZ
1. Sofraya oturmadan önce ellerimizi yıkamalıyız.
2. Evimizde, okulumuzda beslenme saatinde, konuk olduğumuz evde, lokantada başkalarının iştahını kaçırıcı söz ve davranışlardan kaçınmalıyız.
3. Sofraya birlikte oturmalıyız, yemeğe birlikte başlamalıyız.
4. Yemek yerken lokmaları ağzımız kapalı çiğnemeliyiz.
5. Lokmaları iyice çiğnedikten sonra yutmalıyız.
6. Yiyecekleri dişimizle değil, bıçakla kesmeliyiz.
7. Yemeğin sonunda yemeği hazırlayanlara teşekkür etmeliyiz.
ŞİİRLER

BESİNLER

Artık “dişiniz çıktı” der,
Süt vermez cici annemiz.
Alır kucağına sever,
Toprak, ikinci annemiz.

Besler bizi bin bir öğün
Yemişler, sebzeler her gün,
Beni yanına götürün,
Toprak ikinci annemiz.

Hepsinde bir türkü, bir ses,
Buğday, dut, kiraz, patates.
¦Hadi bana bir kavun kes,
Toprak ikinci annemiz.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

PAZARYERİ

Maydanozlar, naneler,
Ayvalar, kestaneler,
Sırt sırta vermiş gibi,
Pazarı kaplamışlar.

Şu pırasa, havuca,
Ispanaklara bakın.
Şu iri elmalarda,
Al yanaklara bakın.

Bakın şu lahanaya,
Bakın şu kerevize.
Hepsi de ayrı, ayrı,
Nasıl gülüyor bize.

Tahsin BİLENGİLİN

 

ELMA ŞEKERİ

Bazı satıcılar, doğrusu,
Çok kandırıkçı oluyor.
Bakınca elma şekerlerine
İnsanın canı çeker.
Oysa içi çürük elma,
Dışı boyalı şeker.

Abdulkadir BULUT
 

 



 

Kitap bize bilmediklerimizi öğretir. Görmediğimiz yerleri tanıtır. Kitap okunduğu zaman göze, dinlendiği zaman kulağa seslenir. Kitaplar zamanımızı değerlendiren birer sevgili arkadaştır. Kitaplarla arkadaşlık küçük yaşta başlarsa bu güzel alışkanlık büyüyünce de sürer gider. Kitaplar doğruyu, güzeli, iyiyi, yararlıyı bulmamıza yardım eder. Kitaplar yaşamı sevdirir. Dünyayı güzelleştirir.

İçimizi aydınlatır. Yazarlar, kitaplar aracılığıyla binlerce, yüz binlerce insana seslenirler. Yazarın düşünceleri kitaplar aracılığıyla ülkeden ülkeye yayılır. Bilgiler en uzak yerlere ulaşır. Yazarla okuyucu arasında bir bağ kurulur, bir yakınlık sağlanır.

Kitapların satıldığı yere kitapevi, konulduğu yere kitaplık denir. Herkesin yararlanması, okuması, başvurması için kurulan ve içinde kitaplar bulunan yere kütüphane denir.
Amerikan İzcileri Kitaplık Yöneticileri ilk kez 1917 yılında bir kitap haftası düzenlemeyi önerdiler. Aydınlar, yazarlar, yayıncılar önerinin benimsenmesi için çalıştılar. Bu çalışmalar sonucu Kasım ayının ikinci haftası dünyanın bir çok uygar ülkesinde Kitap Haftası olarak kabul edildi. Bu hafta daha sonra bizde de Çocuk Kitapları Haftası olarak kutlanmaya başladı.
Kitap Haftası içinde, kitap sergileri düzenlenir. Kitap siparişleri mektuplarının nasıl yazıldığı öğretilir. Arkadaşlar birbirlerine kitap armağan ederler. Kitapsever öğrenciler hafta içinde kitaplıklarına çeki düzen verirler.

Kitap sevgisini bir yazarımız şöyle anlatıyor. "Dünyada hiç bir dost, insana kitaptan daha yakın değildir. Sıkıntımızı unutmak, donuk hayatımıza biraz renk, ışık vermek, daracık dünyamızda bulamadığımız şeyleri yaşamak için tek çaremiz kitaplara sarılmaktır. Düşünüyorum da, şu dünyada kitaplar yok oluverse, yaşamak ne denli güçleşir, çekilmez bir ağırlık olur. Dünyamızı nasıl insansız düşünmezsek, insanı da kitapsız düşünemeyiz. Beyinde, düşüncenin kıvılcımının parladığı ilk andan beri, insan düşündüğü ve duyduğunu türlü şekillerle, eline ne geçirdiyse ona yazmaktan, çizmekten kendini alamamıştır.

Okuyan kişi için kitaplığın yanı başından daha rahat bir yer olabileceğini sanmıyorum. Ben kendi hesabıma, kitaplarım arasında duyduğum rahatlığı hiç bir yerde duyamamışımdır.
Odamdan dışarı çıktığım zamanlar, yanıma küçük bir kitap almayı hiç unutmam. Ne olacağı bilinmez ki. Kalabalık içinde insanın içine ansızın bir yalnızlık çökebilir."
 

KİTAP TÜRLERİ

Kitapları türlerine göre çeşitli gruplara ayırabiliriz. 

Başvuru Kitapları:
Bu gruba giren kitaplar bize değişik, çeşitli yararlı bilgiler verirler. Sözlükler, ansiklopediler, yazım kılavuzları gibi. Başvuru kitaplarının konuları kısa sürede bulunabilsin diye çoklukla harf sırasına göre hazırlanır.

Bilgi Kitapları:
Bunlar öğretici kitaplardır. Bize bilmediğimiz konularda yeni bilgiler verirler. Yeni bilgiler, düşünce ufkumuzu genişletir. Bilgili insanlar daha doğru kararlar verirler. Ders kitaplarımız bilgi kitaplarıdır. Doğru bilgi kitaplarını dikkatle okumalıyız.

  • Meslek Kitapları:
    Belirli meslekler için hazırlanmış kitaplardır. Mesleğinde daha başarılı olmak isteyenler bu tür kitaplardan yararlanırlar. Meslek kitaplarından oluşan kütüphaneler de vardır.

 

Edebi Kitaplar:
Romanlar, öyküler, masallar, gezi ve şiir kitapları, anılar bu gruba girer. Bu kitaplar kolay okunur. Okuyanı dinlendirir, düşündürür, duygulandırır.

 

 

Çocuk Kitapları:
Çocuklar için yazılan yapıtlara çocuk kitabı denir. Çocuk kitapları çocuklara bilgi verir. Çocukların duygu, düşünce dünyasını geliştirir.
ŞİİRLER

 

KİTAP

İnsana yararı çok,
Kitaptan iyi şey yok,
Öykü, masal ve şiir,
Yazılmış bizler için.
 
Atasözü, bilmece,
Okurum gündüz gece,
Küçük olsa da yaşım,
Bilgi ile dolar başım.
 
Kitabımı yıpratmam,
Kirletmem, yere atmam,
Onları koruyorum,
Çünkü çok seviyorum.

Ali Osman ATAK

CAN KARDEŞİM KİTAP


Gel benim can kardeşim,
Gel güzel kitabım gel!
Senden başka dünyada
Hiç bir şey değil güzel.
 
Seninle oynayalım,
Seninle gülelim gel!
Seninle yerde, gökte
Gezip eğlenelim, gel!

Mehmet Necati ÖNGAY

KİTAPLAR

İçi bilgi doludur,
Kafamızın süsüdür,
Hep okuyalım kitapları,
Adam olmanın yoludur.
 
Yolun aydınlığını,
Kitaplar gösterir bize,
İçimizin karanlığını,
Atarak, bizi çıkarır düze.
 
Hediyeniz kitap olsun,
Kafalara bilgi dolsun,
Kitapları ezip, bozmayalım,
Kuşaktan kuşağa kalsın.
 
Okuyan millet yükselir,
Biz de okuyarak yükselelim,
Atatürk'ün isteği bu,
Milletçe geri kalmayalım.

Fethi BOLAYIR

KİTAP DİYOR Kİ

İçi bilgi doludur,
Kafamızın süsüdür,
Hep okuyalım kitapları,
Adam olmanın yoludur.
 
Yolun aydınlığını,
Kitaplar gösterir bize,
İçimizin karanlığını,
Atarak, bizi çıkarır düze.
 
Hediyeniz kitap olsun,
Kafalara bilgi dolsun,
Kitapları ezip, bozmayalım,
Kuşaktan kuşağa kalsın.
 
Okuyan millet yükselir,
Biz de okuyarak yükselelim,
Atatürk'ün isteği bu,
Milletçe geri kalmayalım.

İbrahim ŞİMŞEK

KİTAP

Okumayı, yazmayı
Gördüm, öğrendim senden.
Büyükleri saymayı
Yine sensin öğreten.
 
Sende bilgi, görgü var,
Sende bütün gerçekler.
Sayfalarını açar,
Okurum birer birer.
 
Doğruluk ve güzellik
Senin yolun insana.
Bize sensin üstelik,
Öğretmen, baba, ana.
 
Seni temiz tutarm,
Kirletmem hiç bir zaman.
Esirgerim, okşarım,
Usanmam okumaktan.

İ. Hakkı TALAS

KİTAPLARIM

Ben çok severim kitaplarımı,
Onlardır en iyi arkadaşım.
Bütün bu irili ufaklı harfleri
Ben hep onlardan öğrendim.
 
Onlar yazmasaydı nereden bilecektim
Dünyanın yuvarlak olduğunu?
Nasıl yüzdüğünü vapurun?
Başkası söylese inanmazdım.
Yağmur yağdırdığına şu bulutun.
 
Hiç sevmez olur muyum kitaplarımı?
Hepsi güzel resimlerle süslüdür.
Biri hayvanları tanıtır,
Öbürü masallar anlatır bana.
Kimi ağlatır, kimi güldürür.
Hepsi bir şeyler söyler insana!

Şükrü Enis REGÜ

GÜZEL SÖZLER
Kitapsız büyüyen çocuk, susuz ağaca benzer.
Kitaplar hiç aldatmayan dostlardır.
Bir insanın değeri okuduğu kitaplarla belli olur.

Kitap sevgisi, sevgilerin en güzelidir.
İnsanlar ölür, kitaplar ölmez.
Uygarlık yapısının temeli kitaptır.
Kitaplar da dostlar gibi iyi seçilmelidir.
Kitap akıl öğreten bir dosttur.

Kitap aklın ilacıdır.
Kitapsız yaşamak, kör, sağır, dilsiz yaşamaktır.
Beden eğitimi vücut için ne ise, okumak da beyin için odur.
Kitap aklın ilacıdır.


   
   
   

 

   
   
   
   
   
   
   
   


 

*Türk köylüsü yurdun efendisi ve gerçek üreticisidir.
                                                                                     K. Atatürk

14 Mayıs 1946 Uluslararası Tarım Üreticileri Federasyon'unun kuru­luş tarihidir. Bu kuruluşun kısa adı İFAB’ tır. Türkiye Ziraat Odaları Birliği bu kuruluşun üyesidir.
Uluslararası Tarım Üreticileri Federasyonu'nun kuruluş günü olan 14 Mayıs yalnız bizde değil kuruluşa üye bütün ülkelerde Dünya Çiftçiler Günü olarak kutlanmaktadır.
Çiftçi, geçimini toprağı ekerek sağlayan kimsedir.
Dünya Çiftçiler Günü’nde radyo ve televizyonda çiftçinin sorunları dile getirilir. Bu konuda açık oturumlar düzenlenir. Hazırlanan özel prog­ramlarda, tarımda verimlilik konusu üzerinde durulur. Sulama, gübreleme, ilaçlama konusunda aydınlatıcı bilgiler verilir. Toprağın daha iyi işlenebil­mesi için ekim, dikim, bakım ve hasat işlerini yapmakta kullanılan alet ve makinalar tanıtılır. Yine Dünya Çiftçiler Günü’nde çok güç şartlar altında çalışan çiftçilerin ekonomimize katkıları anlatılır.
Dünya Çiftçiler Günü okullarda da kutlanır. Beslenmemiz için gerekli tarım ürünleri üreten çiftçilerimizin bağ, bahçe ve tarlada nasıl zor şartlar altında çalıştıkları açıklanır. Giyeceklerimizin ham, maddesi olan pamuğun, ipeğin, yünün üretilmesinde çiftçilerimizin çalışmaları anlatılır. Sınıflarda tarım ürünleri koleksiyonu yapılır. Çiftçilerle ilgili şiirler okunur. Okul gazetesine Dünya Çiftçiler Günü'nün anlam ve önemini açıklayan yazılar hazırlanır. Gazete ve dergilerde yayınlanan yazılar kesilerek değerlendirilir.
Nüfusumuzun büyük çoğunluğu köylerde çiftçilik yapar. Çiftçiler her mevsimde çalışırlar. Bu çalışmalarının sonucu olarak sofralarımızın ekmeğini, meyvesini, sebzesini üretirler. Yaşamımızı çiftçilerimizin ürettiklerini yiyerek sürdürürüz. Güç şartlar altında çalışan, yorulan çiftçilerimize saygılı olmalıyız. Yiyeceklerimizin her birinde çiftçilerimizin alın teri ve göz nuru olduğunu unutmamalıyız.
Dünya Çiftçiler Günü'nde öğrendiklerimizi unutmayalım. Beslenmemizi sağlamak için her mevsim gece gündüz, yaz kış demeden çalışan çiftçilerimize saygılı olalım.

Çiftçiye Saygı
Tahıl deyince aklımıza buğday, arpa, çavdar, mısır, yulaf gibi taneli bitkiler gelir. Tüm bu tahılların içinde en çok ekilen buğdaydır. Buğday tari­hin en eski çağlarından beri insanların başlıca besin kaynağı olmuştur. Soframızdan hiç eksik etmediğimiz, her öğün yediğimiz ekmek buğdaydan yapılmaktadır. Buğday, ekmek haline gelinceye kadar çeşitli işlemlerden geçer.
Küçük buğday tanesi, toprağa ekilişinden ekmek haline gelinceye dek basından geçen öyküsünü şöyle anlatıyor
«Ben küçücük bir buğday tanesi idim. Ali Dayı sonbahar mevsiminde yağmurlar başlayınca tarlasını sürdü. Gübreliğinde biriktirdiği gübreyi toprağına vererek tarlasının verim gücünü artırdı. Daha sonra traktörlerle tarlasını sürdü. Tarlası sürülünce toprağı kabardı. Alttaki toprak üste, üsteki toprak da alta gelerek karıştı. Sürdüğü tarlasına tohumluk için ayırdığı beni ve öteki arkadaşlarımı ekti. Üstümüzden tırmıkla geçerek bizi iyice toprağa karıştırdı. Daha sonra da sürgü ile bastırdı. Ben ve arkadaşlarım tüm kış süresince toprağın altında kaldık. Yağmur, kar gibi yağışlarla sulandık, ilkbahar mevsimi gelince havalar ısınmaya başladı. Biz de bir canlanma oldu. Sıcağın ve suyun etkisi ile filizlendik. Yeşil yeşil toprağın üzerine çıktık. Tüm tarla yeşil bir halıya benzedi. Gelip geçenler bize büyük bir hayranlıkla bakıyor­du. Gün geçtikçe, biz daha da büyüdük. İlkbaharın son günlerine doğru başaklandık. Başaklarımızda yeşil yeşil buğday tanecikleri oluştu. Başağımızda bulunan taneler her gün biraz daha büyüdü. Yaz mevsimi gelin­ce de olgunlaştı. Tanelerimiz daha da irileşti. Yemyeşil olan başaklarımız, sapsarı oldu. Bu kez san bir halıyı andırıyorduk. Hele rüzgar esince sağa sola doğru hareket ederek dans ediyorduk. Tanelerimiz iyice olgunlaşınca Ali Dayı ve iki çocuğu oraklarla yanımıza geldi. Saplarımızı köklerimizden ayırarak bizi biçti. Biçildikten sonra demet haline getirildik, harman yerine geldik. Harman yerinde, toprağın üzerine yayıldık. Üzerimizden geçen döven, bizi iyice ezdi. Tanelerimizi, başaklarımızdan ayrıldı. Daha sonra tahta küreklerle rüzgara karşı savrulduk. Saplarımızdan iyice ayrılmak için ince bir tel örgüden meydana gelen elekten geçirildik. Çuvallara doldurulduk değirmene getirildik. Değirmende bizden başka tahıllar da vardı. Değirmenin içi un elde etmeye yarayan araç ve makinelerle dolu idi. Rüzgarla dönen değirmen taşlarının arasında iyice ezilerek un haline geldik. Tekrar çuvallara doldurulduk. Ekmek yapılıp pişirilen ve satılan fırınlara geldik.
Fırında çalışan işçiler bizim bir bölümümüzü aldılar. Elekten geçirerek kepeği aramızdan ayırdılar. Sonra su ile yoğrulduk, hamur olduk. Fırınlara girdik, piştik, kızardık. Fırın vitrinlerine konduk, bakkallara dağıtıldık. Sofraya geldik.»
Buğdayın ekilişinden sofraya gelinceye kadar süren serüven burada bitiyor. Bu süre içinde en çok emek veren, alın teri döken çiftçidir. Yalnız ekmek değil, soframızdaki meyvede, sebzede, çorbada, yemekte çiftçimizin emeği, alın teri vardır. Bu nedenle çiftçilerimize ne kadar saygı göstersek, azdır.


 

( 5 – 11 Haziran )

İnsanların sürekli yaşadıkları yere çevre denir. Dağlar, ovalar, çayırlar, ormanlar, göller, denizler, ırmaklar, doğal çevreyi oluşturur.

Doğal Çevrenin korunması amacı ile 1972 yılında İsveç'in Stockholm kentinde Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı toplandı. Bu toplantıda çevre sorunları ele alındı. Çevre kirlenmesine karşı üye ülkeler ortak çözüm yolları aradılar. Birleşmiş Milletler Çevre Konferansında 5 Haziran gününün Dünya Çevre Günü olması kararlaştırıldı. Her yıl Birleşmiş Milletler'e üye ülkelerde 5 Haziran Dünya Çevre Günü olarak değerlendirilir.

Ülkemizde bu amaçla 1978 yılında Türkiye Çevre Sorunları Vakfı, daha sonra Çevre Müsteşarlığı kuruldu. Başbakanlığa bağlı Çevre Müsteşarlığı 5-11 Haziran tarihleri arasını Çevre Koruma Haftası olarak kabul etti. Çevre Koruma Haftasında okullarda öğrencilere doğal çevrenin korunması gereği öğretilir. Hafta boyunca radyo ve televizyonda halka çevre kirlenmesi ile ilgili bilgiler verilir. Alınması gerekli önlemler anlatılır. Gazete ve dergilerde doğal çevrenin korunmasına ilişkin yazılara yer verilir.

Doğal çevrenin kirlenmesi bütün ülkelerin ortak sorunudur. Çevre kirlenmesi hepimizin günlük yaşayışını etkileyen bir olaydır. Uygarlığın gelişmesi, endüstrileşme sonucu fabrikalarda insan gücüne gereksinme arttı. Kırlarda, köylerde, doğal çevrede yaşayan insanlar kentlere göçtü. Kent nüfusu önemli ölçüde çoğaldı. Kentlerde nüfusun artışı ve endüstrileşme ile birlikte çevre sorunları ortaya çıktı. Bu sorunun en önemlisi çevre kirlenmesidir.

Başlıca çevre sorunları su, hava ve toprak kirlenmesidir.

Su kirlenmesi ile deniz hayvanlarının yaşam ortamları bozulur. Kirli sularda avlanan balık ve öteki deniz ürünlerini yemeyelim. Böyle sularda yüzmeyelim.

Hava kirliliği daha çok yakıtların gereği gibi yakılmaması sonucu ortaya çıkar. Kirli hava solunuma elverişsiz havadır. Kirli hava solunum yolları hastalıklarını artırır. Solunum organlarımızı yorar. Hava kirliliği ölümlere bile sebep olur.

Toprak kirlenmesi; çeşitli ilaç ve gübrelerle toprağın tarıma elveriş­siz duruma gelmesidir. Çiftçilerimiz; tarlada kullanacakları ilaç ve gübre çeşidini ziraat mühendislerine, teknisyenlerine sormalıdır. Hangi gübrenin hangi cins topraklarda yararlı olacağı bilinmektedir. Bu nedenle; ilgili uzmana danışmaksızın ilaç ve gübre kullanılmamalı. Toprak kirlenmesi toprağın verimini azaltır. Bitki hastalıklarını çoğaltır.

Bugün pek çok ilimiz çevre sorunları ile karşı karşıyadır. Örneğin Ankara'da hava, İstanbul'da su. Mersin ve Adana'da toprak kirlenmesi birer çevre sorunudur.

DOĞAL ÇEVRENİN KORUNMASİ İÇİN ALINACAK ÖNLEMLER

Doğal çevrenin korunması : Bu konuda alınabilecek belli başlı önlemler şunlardır:

  • Akar ve durgun sular, insan ve hayvan artıkları ile kirletilmemeli,
  • Biriken çöpler hemen kaldırılmalı,
  • Zararlı hayvanların, böceklerin özellikle, karasinek ve sivrisinekle­rin üreyip çoğalmaları engellenmeli,
  • Kanalizasyon borularındaki patlamalar hemen ilgililere bildirilme­li.
  • Yakıtların tam yakılması sağlanmalıdır. Böylece hem enerji kaybı, hem de hava kirliliği önlenmiş olur.

Doğal çevrenin kirletilmesi yasalarımıza göre suçtur. Bu suçu işleyenlere para ve hapis cezaları verilir.

Doğal çevre bizim çevremizdir. Biz doğayı korudukça doğa da bizleri korur. Havaya, suya, toprağa karışan kimyasal artıklar doğayı etkiliyor. Bu artıkların çoğalması insan sağlığını bozuyor. Kısaca çevre sorunları, sağlımızla yakından ilgili bir konudur.

Bulunduğumuz yeri kirletmeyelim. Doğal çevrenin güzelliklerini korumak hepimizin görevidir. Bu konuda girişilen çalışma ve çabalara katılalım. Soluduğumuz havanın, içtiğimiz ve kullandığımız suların, bulunduğu­muz yerin temiz olmasını istiyorsak çevre kirlenmesine engel olalım. Sağlımıza uygun bir çevrede yaşamak için doğal çevremizi koruyalım. 

KONUŞMA

 Sevgili Arkadaşlar!

1972 yılında İsveç’in Stockholm kentinde yapılan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansında alınan bir kararla, 5 Haziran günü Dünya Çevre Günü olarak kabul edildi. Haziran ayının ikinci haftası ile başlayan haftayı, okullarımızda Çevre Koruma Haftası olarak kutlamaktayız.

Sanayileşme ve kentlerdeki nüfus yoğunlukları, çevre sorunlarının artmasına sebep olmuştur. Bütün ülkelerin ortak sorunu haline gelen çevre kirlenmesi, günümüzde insan sağlığını tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Ölümlere neden olan solunum yolu hastalıklarının çoğu hava kirliliği sonucunda olmaktadır. Balıklar, çevre kirlenmesinden en çok zarar gören canlıların başında gelir.

Sanayi atıkları, spreyler, yakıtlarla ortaya çıkan dumanlar, petrol ve ilaç atıkları, plastik ürünler, suni gübreler ve çöpler, çevre kirlenmesine sebep olan en önemli etkenlerdendir.

Çevre kirlenmesini, insanın doğaya verdiği zarar olarak da tanımlayabiliriz. Doğanın korunmasını ve tahribatının engellenmesi zorunludur. Gelecek nesillere iyi bir çevre bırakmak için kirlenmeleri mutlaka önlemek, yeşil alanları ve hayvanları koruyup çoğaltmak gerekir. Bilinçsizce sağa sola attığımız plastik ürünlerin doğada 400 yıl kadar çürümeden kalabildiğini söylersek, karşı karşıya kaldığımız tehlikenin boyutlarını biraz olsun anlayabiliriz. Çevrenin kirlenmesini önlemek için üzerimize düşen görevleri mutlaka yapmalıyız.

Hepinize güzel ve temiz bir çevrede, mutlu ve sağlıklı bir ömür dilerim...
ŞİİRLER

ÇEVREMİZ

Çöplerimiz birikmesin

Sularımız kirlenmesin

Yakıtımız tam yakılsın

Temiz olsun her şeyimiz.

       Oynayalım hep coşalım

       Bu yurdu temiz tutalım

Sokağımızla caddemiz

Köyümüzle, kentimiz

Temiz olsun hep çevremiz

Güzel olsun hep yöremiz.

       Oynayalım hep coşalım

       Bu yurdu temiz tutalım

Yaylada ovada dağda

Pırıl pınl bir doğada

Oynayalım hep coşalım

Bu yurdu temiz tutalım.

Erol YAVUZ

 

BİR YER DÜŞÜNÜYORUM

Bir yer düşünüyorum, yemyeşil,

Bilmem, neresinde yurdun?

Bir ev, günlük güneşlik,

Çiçekler içinde memnun.

          Bahçe kapısına varmadan daha,

          Baygın kokusu ıhlamurun,

          Gölgesinde bir sıra, der gibi;

          — Oturun!

Haydi çocuklar haydi,

Salıncakları kurun!

Başka dallarsa, eğilmiş;

— Yemişlerimizden buyurun!

          Rüzgar esmez, konuşur;

          — Uçurtmalar uçun, çamaşırlar kuruyun.

          Mutlu olun, yaşayın,

          Ana, baba evlat, torun.

Z. Osman SABA

ELMA AĞAÇLARI

Bir gün gelir, çiçeklenir,

Yine elma ağaçları,

“Artık bahar geldi!” denir,

Dallar öter yamaçları.

        Kelebekler üşer üşer,

        O mavili çiçeklere;

        Sonra yağmur gibi düşer

        O çiçekler bütün yere.

Güzel ağaç! derim, yazık!

Yetim kaldın bir tarafta.

Dallar iner yere artık,

Geçer geçmez birkaç hafta.

        Kapılırım bir sevince

        Sonu gelmez hülyalarla;

        Zümrüt dallar süslenince

        Kıpkırmızı elmalarla.

Emin Recep GÜREL

MEMLEKET TÜRKÜSÜ

El gibi dolaşma Anadolu’nda,

Arkadaş, yurdunu içinden tanı:

Dinle bir yosmayı pınar yolunda,

Dinle bir yaylada garip çobanı.

Bir ıssız ev gibi gezdiğim bu yurt,

Yavrunun derdiyle ah eder Bayburt,

Yıllarca döktürür sana gözyaşı

Tuna’nın özlemi yakar Maraş’ı...

Bir çölü andırır, bil ki dört yanın,

Bağrını delmezse yanık türküler :

Varlığı bu korla tutuşmayanın

Kirpiği yaşarsa gözleri güler.

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

GELİNCİK

Rengi bayrağıma eş

Tarlalarda bir ateş

Ekinlerle hep kardeş

Çayırlarda biricik

Al ipekli gelincik

Rüzgarlara gelemez

Yaprağına değilmez

Gelinciği kim sevmez

Sapları da incecik

Kara gözlü gelincik.

ÖZ VATANIM TÜRKİYE’M

Kara dere haşmetinle durma ak,

Huzur verir sana tepeden bakmak.

Kenarında dalıp yatıp uyumak,

Canım benim, öz vatanım Türkiye’m.

Kenarında otur çalı çırpı yak,

Bir koçan mısır al üstüne bırak.

Böyle güzellikler olmasın ırak,

Canım benim, öz vatanım Türkiye’m.

Yürü yol boyunca stresten uzak,

Her yanı bir cennet hangisini yazsak.

Tek tek değil, hep birlikte korusak,

Canım benim, öz vatanım Türkiye’m.

Hakkı ÇEBİ

ÖZ VATANIM TÜRKİYE’M

Kara dere haşmetinle durma ak,

Huzur verir sana tepeden bakmak.

Kenarında dalıp yatıp uyumak,

Canım benim, öz vatanım Türkiye’m.

Kenarında otur çalı çırpı yak,

Bir koçan mısır al üstüne bırak.

Böyle güzellikler olmasın ırak,

Canım benim, öz vatanım Türkiye’m.

Yürü yol boyunca stresten uzak,

Her yanı bir cennet hangisini yazsak.

Tek tek değil, hep birlikte korusak,

Canım benim, öz vatanım Türkiye’m.

Hakkı ÇEBİ

PAPATYALAR

Bahar olsun da seyredin

Nasıl süsler bayırları,

Zümrüt gibi çayırları,

Yüze güler o incecik

Gelin yüzlü papatyalar,

Altın gözlü papatyalar.

Tarlalarda hoşa giden,

Sarı, turuncu, pembe, mor,

Bir çok güzel çiçek olur.

Bence güzeldir hepsinden

Gelin yüzlü papatyalar,

Altın gözlü papatyalar.

Yaprakları kıvır kıvır,

O da ayrı bir güzellik.

Boy pos, boyun ipincecik.

Hem güzel, hem de nazlıdır

Gelin yüzlü papatyalar,

Altın gözlü papatyalar.

Rüzgar eser kâh o yana,

Kâh bu yana, hep beraber,

Dalga dalga eğilirler,

Neşe verirler insana

Gelin yüzlü papatyalar,

Altın gözlü papatyalar.

Tevfik FİKRET

 
     

  GÜZEL SÖZLER

·        Biz doğayı korudukça doğa da bizi korur.

·        Herkes sağlıklı, dengeli bir doğal çevrede yaşamak hakkına sahip­tir.

·        Çevre kirliliği, her anımızı etkileyen sağlıklı bir yaşam konusudur.

·        Sağlıklı yaşam, sağlıklı çevre ile olur.

·        Yarının doğası bugünden yaratılır.

·        Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.

·        Yaş kesen, baş keser.

 

(1 Aralık)1 Aralık Dünya AIDS günü ve izleyen günler hastalığın işlendiği bir hafta olarak anılıyor. Dünya için giderek önemli bir tehlikeye dönüşen ve 22. Yüzyılla birlikte Afrika başta olmak üzere geri kalmış ülkelerde ortalama yaşam süresinin 30'un altına düşebilme beklentisinden olsa gerek ülkemizde de konu ilk kez ciddiyetle ele alındı.
Tarih boyunca her yüzyılın kendine has bir salgına tanıklık ettiğini görüyoruz. Christopher Colombus Amerika'dan döndükten hemen sonra Fransız ordusu Napoli'yi işgal edince şehir bir salgına yakalanmıştı. Fransızlar buna Napoliten Hastalığı, İtalyanlar ise Fransız Hastalığı adını vermişlerdi. Aynı yıllarda benzer bir salgın Kuzey Hindistan'da da görülmüş, bu kez Müslümanlar Hinduları, Hindular da Müslümanları suçlamaya başlamışlardı. Ama çok kişi Frenginin Avrupa'ya Colombus'un gemileriyle ulaştığını söylüyordu. Frengiye yakalananlar tarih boyunca lanetlendiler. Ne de olsa cinsel ilişki ile bulaşan bir hastalıktı. Etken olan mikrobun belirlenmesi için 20. Yüzyıl beklenecekti.

18. yüzyılda beliren Tüberküloz, tamamen aşağı sınıfın hastalığı olarak bilindi. 19. yüzyılda Yahudilerin bu hastalığa genetik olarak dirençli olduğu iddia ediliyordu.

Yine o yıllarda ortaya çıkan Gut Hastalığı ise yüksek sınıfın bir rahatsızlığıydı. Kolera ise Asya'nın Avrupa'nın başına bela ettiği bir hastalıktı. Tamamen geri kalmış toplumlarda görülüyordu.

20. yüzyıl başlarında beliren Kanser ise sigara ile oluşmaktaydı. Dolayısıyla sigara içenler toplum için birer hastalık kaynağıydı. Hitler Kanserin Ari ırkı zedelemek için özellikle oluşturulmuş bir hastalık olduğunu bile iddia etti.
1980'lerde ortaya AIDS çıktı. Önceleri bir çeşit homoseksüel hastalığı olarak biliniyordu. Kökeni Afrikalılar veya Haitililerdi. Allah'ın günahkârlara verdiği bir ceza olmalıydı. Ama hastalık Amerika ve Avrupalıların da başına bela olunca işin rengi değişti. Yine dünyayı kurtarma görevi onlara düştü. Dünya Sağlık Örgütü AIDS için seferber edildi ve Ocak 1999'da 'Hangi ülkeden gelmiş olursa olsun HIV/AIDS ile yaşayan insan sınır dışı edilemez, aşağılayıcı muamele ya da ayrımcılık uygulanamaz' diye bildirge bile yayınladı. 2002 Raporunda ise her gün 6000 yeni gencin bu hastalığa yakalandığı ve bu yıl toplam 68 milyon yeni hasta beklendiği belirtildi. Halen dünyada 40 milyon kişinin HIV (+) olduğu ve %95inin gelişmekte olan ülkelerden kaynaklandığı tahmin ediliyor.
AIDS hakkında kısa bilgi
AIDS sözcük anlamı olarak edinsel (sonradan kazanılmış-doğumsal olmayan) bağışıklık yetmezliği sendromu demek oluyor. Bu hastalıkta vücudun bağışıklık sistemi tamamen çöküyor. Bağışıklık sistemi vücudu başta enfeksiyonlar olmak üzere çeşitli hastalıklara karşı koruyan bir yapı olduğu için, kişide yaşamı tehdit eden hastalıklar ortaya çıkmaya başlıyor. Hastalık etkeni HIV virüsü. Enfeksiyon oluştuktan sonra kan tetkiklerinde bu virüse karşı gelişmiş antikorlar aranıyor. Maalesef hastalığa yakalanmış bir kişi hiç bir belirti olmasa da diğer kişilere bulaştırabiliyor.
Belirtiler olarak aşırı kilo kaybı, ciddi akciğer enfeksiyonları, değişik tip kanserler, sinir sistemi hastalıkları sayılabilir. Bu belirtiler bazı kişilerde iki yıl içinde ortaya çıkabilir, bu süre 10 yıla kadar uzayabilir.
HIV (+) kişi demek bu virüsün bir şekilde bulaşmış olduğu kişi anlamına geliyor. Ancak bu kişinin gerçek AIDS tanısını alması kandaki CD4+ T hücre sayısının (virüsün tutunduğu ve yok ettiği bağışıklık hücreleri) mm3 de 200'ün altına düşmesiyle onaylanıyor. Yine kandaki HIV virüsü miktarı da arttıkça kişinin AIDS'e doğru ilerlemesi çabuklaşıyor.
Tedavide amaç kişinin kanındaki virüs miktarını azaltmaktır. Birçok hastada 12–16 haftada kandaki seviye önemsiz oranlara kadar indirilebiliyor. Ancak tedavinin gidişi kişilere göre çok farklılık gösteriyor.
Amerika'da son on yılda AIDS'e bağlı ölümlerde bir azalma izlenirken hasta sayısında belirgin bir artış olmuş. Halen 20–30 yaşları arasında 100.000 civarında hasta izleniyor.
Tedavi konusunda çalışmalar devam ediyor. Son uygulama olan üçlü tedaviden başarılı sonuçlar alınmış. ARV adı verilen bu yöntemde uygulama yine de çok zor ve pahalı. Hastalar günde 15–20 tablet yutmak zorunda kalıyor. Aşı çalışmaları şimdilik başarılı sonuçlar vermese de devam ediyor.
Güvenli cinsellik, partner sayısının sınırlı tutulması, kan nakillerinde dikkat ve ortak yaşanılan ortamlarda vücut sıvıları veya kanla temasa etmemeye azami özen gösterilmesi başlıca korunma faktörleri.

ÜLKEMİZDEKİ DURUM:
224 Sayılı Hıfzısıhha Kanununa göre AIDS bildirimi zorunlu bir hastalık ama gizlilik içinde sır saklama ilkesi ihmal edilmeden, isimsiz bildirim yapılması gerekiyor.
Türk Ceza Kanunu açısından AIDS bulaşıcı hastalıklar arasında değerlendirilmediği için hastalara resmi işlem yapılması yükümlülüğü yok.
Sağlık Bakanlığının istatistiklerinde ülkemizde toplam 1429 kayıtlı hasta belirlenmiş. 981 erkek, 448 kadın hasta. Türkiye'de hastalık 1985 yılından beri gözleniyor. Metropol iller ile turistik illerde daha fazla hasta görülmekle birlikte, hasta saptanan il sayısı da 67 lere ulaşmış. Hastaların %20si yabancı uyruklu. Ancak inanılan o ki gizlenen olgular dâhil edilebilse rakamlar çok fazla büyüyecek.
Bu konuda tek olumlu gelişme ameliyat için hastaneye yatan her hastaya HIV testi de yapılması. Eğer sonuç (+) çıkarsa, kan hakem hastane olan Refik Saydam Enstitüsüne gönderiliyor. Orada da sonuç onaylanırsa sonrası karışık.
Yine de ülkemiz gerçekten Batı ülkelerine oranla bu konuda emniyetli sayılabilir. Yine de korku yüzünden gizlenen olguların olduğunu ve şimdilik göreceli olarak az da olsa hasta sayısının giderek arttığı unutulmamalı. Ezcümle aman tedbiri elden bırakmayınız.
HIV Nedir?
Human Immunodeficieny Virus (İnsan Bağışıklık Yetmezlik Virüsü) kelimelerinin baş harfleri ile adlandırılmış HIV virüs, bağışıklık sisteminin içine yerleşerek, bireyin bağışıklık sistemini zayıflatan bir virüstür.
HIV Pozitiflik Nedir?
Kanında HIV virüsü bulunan kişilere HIV pozitif denir. Bu kişiler aynı zamanda kanında antikor bulunan seropozitif (Anti-HIV testi=ELISA testi pozitif) kişilerdir.
AIDS Nedir?
AIDS bulaşıcı bir virus hastalığıdır. Mikrobu HIV (hiv) adı verilen virüstür. HIV girdiği vücudun, mikroplara karşı koyma yeteneğini sağlayan bağışıklık sistemini etkileyip yok eder. Direnci azalan vücutta, HIV'in etkisinin yanı sıra, çeşitli mikroplar da hastalıklara neden olurlar.
Anti-HIV Testi Nedir? Ne Zaman Yapılır? Nerelerde Yaptırılabilir?
HIV vücuda girdiğinden itibaren, vücutta bununla savaşmak için özel antikorlar oluşur. Kandaki bu antikorların ELISA yöntemiyle saptanmasına Anti-HIV testi denir. Anti-HIV antikorların ELISA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye ulaşması için 3 aylık bir süreye (pencere dönemi) ihtiyaç vardır. Bu nedenle test, bulaşma olduktan 3 ay sonra yapılmalıdır. Anti-HIV testinin pozitif olması kanda HIV virusunun olduğunu gösterir. Ancak anti-HIV testinin yalancı pozitif çıkma ihtimali de vardır. Bu nedenle, kişinin HIV pozitif (seropozitif) olduğunu söyleyebilmesi için, Westernblood testi denen doğrulama testinin de yapılıp sonucunun pozitif olması gerekmektedir. Anti-HIV testi, üniversite hastanelerinin mikrobiyoloji laboratuarlarında, sigorta ve devlet hastanelerinin laboratuarlarında ve özel laboratuarlarda yaptırabilir.
Danışmanlık Hizmeti Nedir?
HIV bulaşması, AIDS hastalığı, hastalıktan korunma, test yaptırma, hastaların bakım ve tedavisi hakkındaki bilgileri, kişiler yüz yüze ya da telefonla başvurarak, danışmanlardan öğrenebilirler. Danışmanlık hizmeti, test yaptırmadan önce ve sonra mutlaka alınmalıdır.
HIV'in Tedavisi Var mıdır?
HIV/AIDS'in tedavisinde olumlu gelişmeler vardır. Günümüze kadar bulunan ilaçlardan farklı etki mekanizmalarında olanların ikisinin ya da üçünün birlikte kullanımıyla HIV pozitif kişilerin kaliteli ve uzun bir yaşam sürebilmeleri sağlanmaktadır. Tedavi doktor kontrolünde ve kesintisiz olarak yaşam boyu sürdürülmelidir. Bu ilaçlar çok pahalıdır.
HIV'in Dezenfeksiyonu Yapılabilir mi?
Spermdeki ve vajina salgısındaki HIV, dış ortamda birkaç saatte, kuru ortamda ise yarım saatte ölür. HIV kurumuş kanda da kısa zamanda ölür.
Hastanın, ya da seropozitif kan, sperm veya vajina salgısının bulaştığı eşyadaki HIV'in öldürülmesi:
Eşyayı birkaç dakika kaynatarak ya da 60 C°'de 30 dakika ısıtarak virüs öldürülür.
Sulandırılmış çamaşır suyu temas ettiği HIV'i 10 dakika içinde öldürür. Sodyumhipoklorid, çamaşır suyunda bulunan etkili maddedir, içinde klor vardır. Çamaşır suyu şişesinin üzerindeki tarifeye göre (genellikle 10 kez) sulandırılarak kullanılır. Sulandırılan çamaşır suyunda klor kokusu bulunmalıdır. Çamaşır suyu kullanılacağı zaman sulandırılmalıdır, durmakla bozulur. Çamaşır suyu madensel eşyaya zarar verir.
Ultraviyole ile ışınlama (mavi ışık) HIV'in yok edilmesi için önerilmeyen bir yöntemdir. Ultraviyole ışını doğrudan temas ettiği yüzeydeki mikropları öldürür. Cismin altında kalan mikropları öldürmez.
Deri HIV'den Nasıl Arındırılır?
Su ve sabunla iyice yıkama ile (en az 15 saniye) bütün mikroplar gibi HIV de deriden uzaklaştırılabilir. Yıkandıktan sonra derinin alkol ile temizlenmesi uygun olabilir. Yaralanma durumunda yara yeri, önce sabun ve su ile iyice yıkanmalı, ardından tentürdiyot veya betadin gibi bir antiseptik ile temizlenmelidir.
AIDS'in Belirtileri
HIV bulaştıktan sonra, AIDS hastalığı belirtileri kişinin yaşam koşullarına ve vücut direncine göre, 3-15 yıl, hatta bazen daha uzun bir süre sonra ortaya çıkar. HIV bulaştığı vücutta çeşitli hücrelere, özellikle CD4T kan hücrelerine yerleşerek çoğalır. Zarar gören CD4T hücreleri giderek azalır ve bunun sonucu olarak vücudun bağışıklık sistemi yıkıma uğrar. Vücut direnci zayıflayan hastada, normalde zararsız olan, hafif geçen ya da ender rastlanan bazı hastalıklar belirir. Ayrıca lenf bezlerinde büyümeler, ağız ve deride tekrarlanan uçuk, pamukcuk, yara ve lekeler, nedeni bilinmeyen uzun süreli ateş, gece terlemeleri, kilo kaybı, ishal, öksürük, tüberküloz, akciğer hastalıkları gibi belirtiler ortaya çıkar. Kişide bu belirtilerin ancak birkaç tanesinin bir arada bulunması durumunda AIDS düşünülebilir. Kaposi sarkomu ve bazı lenfomalarda, HIV infeksiyonunu düşündüren önemli belirtilerdendir. Kesin tanı için anti-HIV testi yapılır.
(1) Kaynak: aidsdernegi.org.tr

Dakikada 10 kişi AIDS'e yakalanıyor (2)
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, günde 14 bin, dakikada 10 kişinin AIDS'e yakalandığını bildirdi. TTB Merkez Konseyi imzasıyla 1 Aralık Dünya AIDS Günü nedeniyle yapılan açıklamada, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) bu yılın sloganını ''Kadınlar ve HIV'' olarak belirlediği kaydediliyor.

Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre, günde 14 bin, dakikada 10 kişinin AIDS'e yakalandığı belirtilen açıklamada, yeni tedavi protokolleriyle AIDS'in, ölümcül bir hastalık olmaktan çıkıp, yaşam boyu ilaç kullanımını gerektiren bir tür kronik hastalığa dönüştüğü belirtildi. Son yıllarda, AIDS'liler arasında kadın ve erkek oranının eşitlendiği, AIDS'li kadın sayısı arttıkça HIV enfekte doğan bebek sayısının da artacağı belirtilen açıklamada, bu nedenle kadınların bilinçlenmesinin önemli olduğu vurgulandı.
Sağlık Bakanlığı Haziran 2004 verilerine göre, 1802 AIDS hastasının büyük çoğunluğunun 20–49 yaşları arasında olduğu ifade edilen açıklamada, hastalığın en çok korumasız cinsel ilişki nedeniyle bulaştığı kaydedildi. Açıklamada, gerekli önlemlerin alınmaması, korunma yöntemlerinin yaygın olarak uygulanmaması ve gizli kalan olguların ortaya çıkacağı dikkate alındığında, HIV enfeksiyonunun dünyada olduğu gibi Türkiye'de de önemli bir sorun olacağı belirtildi.

Önlenebilir bir hastalık olan AIDS'ten korunma önlemlerinin, tedaviden daha ekonomik olduğuna işaret edilen açıklamada, eğitimle korunmayı öğrenmek ve öğretmenin hastalığın yayılmasını önlemede etkili rol oynayacağı kaydedildi.
Ölenlerin sayısı 20 milyon
AIDS Savaşım Derneği Başkanı Prof. Dr. Selim Badur, ilk kez tanımlandığı 1981 yılından günümüze dek geçen süreçte, AIDS'ten ölenlerin sayısının 20 milyon olduğunun, korunma ve tedavi gibi konularda gerekli adımlar atılmaması durumunda, 2020 yılında hastalığın 68 milyon kişinin ölümüne neden olacağının tahmin edildiğini söyledi.
Hastalığa yakalananların yüzde 95'inde HIV virüsünün cinsel yolla bulaştığının tespit edildiğini, bu oranın cinsel ilişkide prezervatif kullanımının ne kadar önemli olduğunu ortaya koyduğunu anlatan Badur, resmi verilere göre bin 802 AIDS'li hastanın bulunduğu Türkiye'de toplumun bu konuda duyarlı davranmadığını, erkeklerin prezervatif kullanmaktan, kadınların da ''niye kullanmıyorsun'' diye erkeği sorgulamaktan kaçındığını kaydetti.
Badur, Dünya Sağlık Örgütü'nün, bu hastalıkta daha çok kadının mağdur olduğunu dikkate alarak, bu yıl ki çalışmalarını ''AIDS ve Kadın'' sloganıyla yürüttüğüne dikkat çekti. Gelişmekte olan ülkelerde kadın hasta sayısının gün geçtikçe arttığını, Afrika ülkelerindeki hastaların yüzde 76'sının kadın olduğunu anlatan Badur, şöyle devam etti:
''Türkiye'de de kocalar yüzünden kadın hastaların sayısı artıyor. Kocalar dışarıdan virüsü alıp, evde eşlerine bulaştırıyorlar. Zira erkekler prezervatif kullanmaktan ısrarla kaçınıyor, kadının ise kocasını bu konuda sorgulama cesareti yok. Ne yazık ki kadınlarımız, birçok konuda olduğu gibi AIDS'te de hem bilgiye hem teşhis hem de tedavi olanaklarına ulaşmada mağdur ve korunmasız. Bunun kötü sonuçları gün geçtikçe ortaya çıkıyor. Eşlere bağlı olarak İstanbul'da ev kadınları arasında HIV virüsünün görülme oranı arttı.''
Gençler ve AIDS
Selim Badur, AIDS'te cinsel yolun yanı sıra kan yoluyla bulaşmanın da önemli olduğuna işaret ederken, özellikle damar içi uyuşturucu kullanan gençler arasında hastalığın görülme sıklığının daha fazla olduğunu dikkate alan bazı ülkelerin, bulaşmayı önlemek için uyuşturucu kullanımından vazgeçiremediği gençlere steril enjektör dağıtmaya bile başladığına değindi. Badur, Brezilya'da bu yönde alınan önlemler sayesinde hastalığın gerilediğine dikkat çekti.

Türkiye'de de özellikle evlilik öncesi ilişki ve uyuşturucu kullanımının hastalık açısından endişe verici boyutta olduğunu, bu yüzden dernek olarak bazı önlemler alınmasını önerdiklerini belirten Badur, şöyle konuştu:
''Biz bu önlemlerin Türkiye'de de alınmasını istiyoruz ama tepkilerle karşılaşıyoruz. Özellikle evlilik öncesi ilişkilerde prezervatif kullanılmasını öneriyoruz, o zaman da (gençleri cinselliğe itiyorsunuz) diye suçlanıyoruz. Oysa biz var olan bir gerçeğin göz ardı edilmesini istemiyoruz. Bir ülkede cinsellik gizli tutulur, bazı riskli davranışlar göz ardı edilirse, o ülkede AIDS daha hızlı yayılıyor. Biz de gelecekte bu hastalığın Türkiye için büyük bir tehlike olmaması için bugünden önlem alınmasını talep ediyoruz.''
1 Aralık Dünya AIDS Günü
Tespit edildiği 1981 yılından bu yana 40 milyon kişinin yakalandı. 29.6 milyon kişinin ölümüne neden oldu. AIDS, özellikle kadınları ve gençleri tehdit ediyor.
BM: AIDS terör kadar tehlikeli
BM, çağın vebası sayılan AİDS'in, dünya güvenliği açısından terörizm kadar tehlikeli olduğunu bildirdi. BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın isteği üzerine hazırlanan raporda, genel olarak enfeksiyon hastalıklarının insanlık için yarattığı tehlikeye dikkat çekildi, bu hastalıklardan yakın zamanda milyonlarca insanın ölebileceğine dikkat edildi.
Raporda, küreselleşmenin yayıldığı, dünyanın küçülerek adeta köy haline geldiği günümüzde, sanayileşmiş ülkelerin, gelişmemiş ülkelerden gelebilecek salgın riskinden korunmuş olmadıkları kaydedildi.
AİDS'in en fazla güney Afrika ve Asya ülkelerinde yayıldığı hatırlatılan raporda, en zengin ülkelerin sağlık güvenliğinin, en yoksulların salgın hastalıkları önleme becerisine bağlı olduğu vurgulandı.
İspanyol gribinden 1919'da yüz milyon kişinin öldüğü anımsatılan BM raporunda, benzer bir virüsün de ''kısa sürede on milyonlarca kişinin ölümüne yol açabileceği'' uyarısında bulunuldu. Raporda, AİDS'in uzun vadeli etkilerini bertaraf etmeye yönelik bir strateji belirlenmemiş olmasının kaygı verici olduğu da kaydedildi ve Güvenlik Konseyi'nin, ''barış ve uluslararası güvenlik açısından savaşlar, nükleer yayılma ve terörizm kadar tehlikeli olan'' AİDS konusunda özel oturum yapması önerildi.
AİDS'le mücadeleye ayrılan uluslararası fonların artmasına rağmen hastalığın yayılmaya devam ettiğini belirten BM uzmanları, hastalığın önlenebilmesi için yılda 10 milyar dolar harcamak gerektiğine işaretettiler.

 
Powered by Tags for Joomla
Antalya - Uygar Temizlik - Halı Koltuk Yıkama | | İnşaat - Temizlik Hizmetleri - Ofis Büro Temizliği |
Antalya Kemer Kaş Alanya Finike Tatil Otel | | DersSonu Ödev ve Etkinlikleri | | Proje ve Performans Ödev ve Görevleri |
1 den 100 e kadar ingilizce sayılar | Belirli Gün ve Haftalar Kutlam ve Etkinik Örnekleri | Belirli Gün ve Haftalar| 1.sınıf etkinlikleri | 2.sınıf etkinlikleri | 3.sınıf etkinlikleri |
4.sınıf etkinlikleri | 5.sınıf etkinlikleri | 1.sınıf çalışma yaprakları | 1.sınıf matematik çalışma yaprakları | ilkokuma yazma çalışma yaprakları | ingilizce adlar |
Atatürk köşesi örnekleri | Proje ve Performans Ödevleri | Skeç ve Tiyatro örnekleri | 6.7.8.Sınıf Etkinlik ve Ödevleri|
Google PageRank